Ansızın Gel
https://youtube.com/shorts/HEThE0z8v8g?si=Cc_L_dsDzLEs0Q95
Ansızın Gel
Dünya şiiri rock düzenlemesinde
Şinasi Özdenoğlu (1921-2019) "Ansızın Gel". Video bir sinir ağı tarafından oluşturuldu. İkinci seçenek.
Videoyu beğendiyseniz lütfen yazarı destekleyin. Çünkü her şey sizin bağışlarınıza bağlı.
Sberbank 4276160994805480
Kripto para cüzdanı
bc1q89mkw2fndrv9agnul8csd9nkmvfn6hu69csl9r
0x8F58364675b32aF0d2ee527317480805C4d32b7D
Başlık: Ansızın Gel
Logline:
Masalların yaşadığı bir ülkede, unutulmuş bir hikâye
kayıtçısı, “eşik” denilen bir ara-mekânın kapısında kaybettiği sevgiliye
yalnızca bir dakikalık buluşmayı yalvararak diler; gece ilerledikçe, aşkın
kokusu ile hafızanın külleri iç içe geçer, gerçeklik dikişlerinden sökülür ve
kapıyı çalanın kim olduğu sonda beklenmedik biçimde tersyüz olur.
Temalar:
- Aşkın mutlak sığınağı: Aşk, toplumsal yargıların ötesinde
bir yurt.
- Yalnızlığın derinliği: Suskunluğun taşlaşmış su gibi
ağırlığı.
- Zaman ve
eşik: Merdiven başında, iki dünya arasında bir dakika.
- Hafıza ve
kayıp: Kül, koku ve titreşim olarak kalanın direnci.
- Umut:
Uçurum kenarında çırpınan, ama geri dönmekten vazgeçmeyen bir kıvılcım.
Karakterler:
- Miran: 42
yaşında. Kayıtçı (Hikâye Bağlayıcısı). Rasyonel görünümlü, içten içe batıl,
seçtiği yalnızlığa mahkûm. Çelişkilerden örülü: Sert cümleler kurar ama
inceliğe bağımlıdır. Bir zamanlar “Nehir” ile dünyasını kurmuş, sonra onu
kaybetmiş. Kokuları dinlemeyi bilir. Kayıp sözlerin ağırlığını omuzlarıyla
taşır.
- Nehir:
Miran’ın sevgilisi. Masallar Ülkesi’nde “Eşik”leri okuyabilen biri.
Göründüğünde her zaman bir koku taşır: kavrulmuş susam, ıslak taş, asma
yaprağı. Sesi bazen rüzgârın içinden gelir gibi.
- Eşikçi
Evvel: Yaşsız görünen bir kapı bekçisi. Cümleleri düğüm gibi; her düğümde başka
bir ses çınlar. Çatallanmış ahşap baston taşır. “Eşik” dilini bilir; adları
eski bir ağacın gövdesine çakar gibi söyler.
- Bacacı
Dede: Dumanların, bacaların hafıza tuttuğunu bilen usta. Masallar Ülkesi’nde
bacalar hafızanın tütsüsüdür. Sert kabuklu bir yumuşaklık.
- Masal
Çocuğu: Gözlerinin içinde parıldayan siyah göller var. Dediği bazen geleceği,
bazen çoktan yaşanmışı ima eder. Masallar ülkesinin adını anmadan söyler. “Ben
kimim?” sorusuna gülerek: “Daha olunmadı.” der.
- Kız
Kardeş Sâra: Miran’ın eski arkadaşlarından. Dünyayı dışarıdan tartar; sevgiye
müdahale etmeden tanıklık eder. Denge unsuru. Yargısız, sakin.
Dünya
Kurulumu:
Burası
“Masallar Ülkesi”dir. Haritalarda yoktur; ama evlerin bacaları birer haritadır:
Küllerinde hangi sevginin söndüğü yazılıdır. Merdiven başlarında “eşik” denilen
bir ara-mekân bulunur; burada, kapı tokmağına üç kez vurulursa ve bir isim
yalvarırcasına anılırsa, dünyanın dikişi bir dakikalığına çözülebilir. Zaman
terzisi (görünmez) bu dikişi gözler; bazen izin verir, bazen vermez. Diller
burada koku olarak da konuşur. Bir selvinin gölgesinde bekleyen evler, rüzgâra
mektuplar uçurur.
Öykü Özeti:
Miran,
geceleri terk edilmiş evlerin bacalarına kulak verir. Kayıtçıdır; unutulmuş
cümlelerin eksik yerlerini bağlar. Bir akşam, evine bir koku doluşur: Nehir’in
yokluğunu yakan o koku. Eşikçi Evvel’den bir ritüel öğrenir: “Eşiğe gel; bir
dakikalığına.” Bunun için üç parça ister: Bir bacanın siyah taşından, bir
merdivenin aşınmış basamağından, bir kapının tokmağının gölgesinden. Miran,
Bacacı Dede, Masal Çocuğu, Sâra ile konuşarak bu parçaları toplar. Her konuşma,
Miran’ın içindeki çatlağı büyütür ve ona sırlar açar. Akşam çöker. Eşiğe gelir.
Kapıya vurur. Nehir gelirse, sadece bir dakikası vardır. Fakat o bir dakika o
kadar yoğun ve keskindir ki, dünya kırılmaya yaklaşır. Sonunda, kapıyı çalanın
kim olduğu ve kimin kimin eşiğine geldiği tersyüz olur.
Not:
Senaryo, Şinasi Özdenoğlu’nun “Ansızın Gel” şiirinin duygu ve imgelemlerinden
esinlenmektedir. Şiir, film boyunca leitmotif olarak yankılanır.
SAHNELEME
SAHNE 1 –
DIŞ/İÇ – AKŞAM – MIRAN’IN EVİ, “DUMAN EVI”
Rüzgâr,
ince şeritler halinde kapıyı yoklar. Kapı tokmağı eski bir bakır göz gibi.
Bacadan duman değil, küf kokusuna karışmış bir susam rayihası sızar. Miran
defterlerine eğili; eski bir dolmakalemle “eşik” kelimesini defalarca yazıyor.
SFX:
Uzaktan tıkırtı; merdivenlerde bir gölge kıpırdar. Rüzgârın içinden bir
fısıltı: “Bir akşam ansızın...”
Miran (iç
ses): İnsan bir kelimenin içinde yaşayabilir mi? Ya da bir kokunun? Belki de
ağzımda bir kapı var; her kelimeyi söylediğimde o kapı biraz daha kapanıyor.
Kapı çalar.
Miran irkilir. Açmaz. Eşikçi Evvel’in sesi, sanki tokmak konuşuyormuş gibi
gelir.
Evvel
(dışarıdan): İçeridekine değil; içindeki içeriye vurulur bu topraklarda.
Miran
kapıyı açar. Eşikçi Evvel, bastonunun ucundaki düğümü kapı eşiğine değdirir.
Merdivenin başında bir dakika durur. Bakışları merhametle keskin.
Evvel: Bir
dakkacık durmak için bir ömür bekleyen çoktur. Sen hangisisin?
Miran:
Beklemeyi bilmeyenlerdenim. Ama bekleyerek öğrendim.
Evvel, evin
içine adım atmaz; eşiğin çizgisi onu tutar.
Evvel:
Merdiven başları, gecenin göz kapaklarıdır. Kapanırsa rüyaya, açılırsa hatıraya
düşersin. Bugün hangisini istiyorsun?
Miran:
Hatıra, rüyadan daha gerçek bu ülkede. Rüyaya dayanamam. Hatıraya da
dayanamıyorum ama onsuz da kalamıyorum.
Evvel: O
halde eşik istiyorsun: İkisini de yaralayan yer. Bunu istemek bedel ister.
Miran:
Bedelimi hesapla.
Evvel
nazikçe gülümser; Miran’ın yüzünü koklar gibi bakar.
Evvel:
Kayıtçısın. Senin bedelin: Yazdıklarını geri sökmek. Üç parça toplaman gerek.
Bacanın taşından bir parça, merdivenin aşınmış basamağından bir kıymık, kapı
tokmağının gölgesinden bir dilim. Sonra bir dakikalık bir dünya dikebiliriz.
Miran:
Karşılığında?
Evvel:
Birinin kapısı çalınır. Kimin olduğu, kapıya vurmadan önce belli olmaz.
Miran
gözlerini kapatır. Nehir’in kokusu odayı doldurur.
Nehir’in
Fısıltısı: Kimsesiz odanı kokumla doldur.
Miran
başını sallar.
Miran: O
halde, öğüt verme; yol göster. Nereden başlamalı?
Evvel
bastonunun düğümünü bacanın taşına değdirir.
Evvel:
Bacalarla konuşan birini bul. Duman vardır, kül vardır; ikisi de yazıdır.
Yazıları okuyanı bul.
SAHNE 2 –
DIŞ – ÖĞLE – BACACILAR MEYDANI
Güneş,
terra cotta kiremitlerine sanki eski bir masalı yazıyor. Bacaların ağzında
küçük bez parçaları uçuşur: unutulmuş adlar, nesneler. Bacacı Dede, siyah
elleriyle dumanın nabzını tutar.
Bacacı
Dede: Duman yalan söylemez, oğul. Kül susar; susmanın dili ağırdır. Sen
hangisini duymak istiyorsun?
Miran:
Dumanı duymaktan korkuyorum; külün ağırlığına alışığım. Ama bugün dumanı da,
külü de istiyorum. Bir parça taş lazım.
Bacacı Dede
gözlerini Miran’ın gözlerinde gezdirir; bakışlarında eski bir yangının izleri.
Bacacı
Dede: Bir taş istiyorsan önce yanığını söyle. Ne yandı?
Miran:
Adımın yanından bir isim düştü: Nehir. Kül oldum. Ama kokusunu saklayan bir
yanık var hâlâ.
Bacacı Dede
cebinden küçük bir bıçak çıkarır, bir bacanın taşından ince bir parça söküp
Miran’a uzatır.
Bacacı
Dede: Taş da, insan da, isminde saklar suyun sesini. Senin taşın ıslak. Demek
ki yangın hâlâ tüter. Sakın unutma: Baca, sevgiyi tütsüler; ama bazen sevgi,
bacayı yıkar.
Miran:
Nehir geri gelebilir mi?
Bacacı
Dede: Dönen hiçbir şey, olduğu gibi dönmez. Sen onu çağırırsın; gelen kim,
giden kim bilir misin?
Miran:
Bilmiyorum. Ama gelmesini istiyorum. Bir dakikalığına bile.
Bacacı
Dede: O dakikanın içinde ömürler olur. Kaldıramazsan, altından kalkamazsan,
eşik seni yutar. Eşiğin karnı geniştir, oğul.
Miran taşı
alır; avucuyla okşar. Taş, ılık bir kalp atışı gibi titrer.
SAHNE 3 –
DIŞ – İKİNDİ – MERDİVENLER SOKAĞI
Sokak,
merdivenlerden ibaret. Her basamak, bir aşkın “keşke”si gibi aşınmış. Masal
Çocuğu, betonun üzerinden tebeşirle daireler çiziyor.
Miran:
Basamakların aşındığı yerde, kelimeler nasıl kalır?
Masal
Çocuğu bakmaz; tebeşiri döndürür.
Masal
Çocuğu: Kelimeler değil, duruşlar kalır. Kim nerede durduysa, orası daha çabuk
aşınır. Sen nereye bakıyorsun, Miran?
Miran: Bir
merdivenin başında durup, bir dakikalık bir dünyayı bekleyeceğim. Bana bir
kıymık lazım.
Masal
Çocuğu gülümser. Çenesinde küçücük bir çukur, küçük bir sır gibi.
Masal
Çocuğu: Bir kıymık, büyük bir gemiyi durdurur bazen. Parmağına batarsa, hırçın
olursun. Kalbine batarsa, susarsın. Hangisini istiyorsun?
Miran:
Susmayı bilirim. Ama bugün konuşacağım. Yine de, kıymık kalbime batsın.
Masal
Çocuğu bir basamağın kenarını tırnağıyla yoklar; minik bir parçayı çıkarıp
Miran’a verir.
Masal
Çocuğu: Bir dakikayı uzatmanın yolu yoktur. Ama içine daha çok ışık
sığdırabilirsin. Soruları üç kez sor; cevapları bir kez dinle. Üstelik, bazı
kapılar içeri değil, dışarı açılır.
Miran:
Dışarı nereye?
Masal
Çocuğu: Daha olunmadı.
Miran
gülümser; gözlerinde ıslak bir gölge.
SAHNE 4 –
İÇ – İKİNDİ – SÂRA’NIN ATÖLYESİ
Sâra, kırık
aynaları biraraya getirip zanaatla parlak bir harita yapıyor. Duvarlarda telden
kuşlar; bazı kuşların göğsünde birer anahtar deliği.
Sâra:
Kapının tokmağının gölgesini istiyorsun, öyle mi?
Miran:
Gölge dediğin ele gelmez, ama görünür. Bir dilim gölge gerek.
Sâra,
atölyenin kapısında duran eski bir tokmağı güneşe çevirir; gölgesi, masa
üzerinde ince bir dilim olur. İnce altın yapraklarını kaldırır, gölgeyi elyaf
gibi toplayıp bir şişeye doldurur.
Sâra:
Gölgenin ağırlığı yoktur; ama iz bırakır. Bir tokmak, kapının dilidir; gölgesi
o dilin yutkunması. Bundan bir dilim al; ama şunu bil: Kapılar konuşur. Çaldığında,
senin adını değil, niyetini duyarlar.
Miran:
Niyetim yalvarmak. Belki bu son akşamdır.
Sâra:
Yalvarış, insanın kendine verdiği en dürüst emir. Peki, onun gelmesini neden
istiyorsun?
Miran:
Gelmese, yok olacağım. Gelse, yok olmayı kabul edeceğim. Ama onun kokusu,
yokluğa bile bir çiçek gibi düşer.
Sâra: O
zaman bir soru daha: Onun gelmesine izin verecek misin, yoksa onu getirmeye mi
çalışacaksın?
Miran:
Aradaki fark nedir?
Sâra: Biri
kapıyı içeriden açar, diğeri kırar.
Miran
susar. Sâra gölgenin şişesini Miran’a uzatır.
Sâra: Eşiğe
vardığında, konuştuğundan çok dinle. Koku, sözden önce gelir. Ve bazen bir
veda, bir kavuşmanın tek biçimidir.
SAHNE 5 –
DIŞ – AKŞAM – EŞİK YOLU
Gün battı.
Ufuk, inci pembesinden kurşun grisine akıyor. Eşikçi Evvel, bastonunun düğümünü
yere vurur. Üç parça – taş, kıymık, gölge – bir çemberin içinde birleşir.
Evvel:
Şimdi, kapıların diliyle konuşacağız. Adını kokuyla çağır. Ve unutma: Bir
dakikadan fazlasını isteme. Fazlası, insan ömrünü yamultur.
Miran derin
bir nefes alır. Gözlerini kapar. Konuşmaz; kokar. Dilinin altında kavrulmuş
susam, ıslak taş, asma yaprağı bir araya gelir. Bacadan bir rüzgâr çıkar;
merdivenin başında hava ağırlaşır.
Miran:
Nehir... Bir akşam ansızın çık da gel, ne olur. Kimsesiz odamı kokunla doldur.
Rüzgâr
içeri girer, perde irkilir. Kapı tokmağı kendi kendine hafifçe titrer. Miran,
kapıya üç kez vurur.
SFX: “Tak.
Tak. Tak.”
Evvel geri
çekilir. Merdivenin başında bir dakikalığına, zaman göz kapaklarını aralar.
Evvel: Aşk yangını
bacayı sarsın. Varsın düşsün dilden dile. Sen varsın; başka hiçbir şey yok.
Miran:
Varsın, her şeyimi kaybetsem, yine sen varsın.
Kapı ağır
bir inlemeyle açılır. İçeri bir koku dolar. Nehir’in gölgesi önce girer, sonra
sesi.
Nehir:
Yaklaş... Başucunda bir dakkacık dur.
Miran,
dizlerinin bağının çözüldüğünü hisseder. Gözleri dolmuş, elleri titrek. Nehir
sabunla yıkanmış bir gece gibi; yüzü hem tanıdık hem yabancı.
Miran:
Gelmen, dünyayı baştan yazıyor. Nasılsın? Sorulmaz. Nasılsın?
Nehir
gülümser; gülümsemesinde sığınaklar var.
Nehir:
Dilden düşen her şey, kokuda kalır. Ben kokunu hiç bırakmadım, Miran. Ama
sen... hatıranı nasıl taşıdın?
Miran:
Hatıranı, bacalar gibi tütsüledim. Külünü sakladım. Dumanını içime çektim. Çoğu
gece ciğerimden yokluğun geçti.
Nehir:
Yokluk, bazen mekândır. İçine girersin ve oturursun. Oturduğun yer, adını
bilmediğin bir ülke olur.
Miran: Biz
zaten o ülkede doğduk: Masallar. Burası, masalların merdiven başı; rüyaların
aralığı. Senden bir dakikadan fazlasını istemiyorum. Ama o bir dakikanın içinde
sana anlatmak istediklerim var.
Nehir,
başucuna gelmiş gibi, çok yakın durur. Miran’a dokunmaz. Dokunuşsuz sıcaklık
ikisine de yeter.
Nehir:
Zamana değil, cümleye sığdıralım. Sor. Üç kez sor; bir kez dinleyeceğiz.
Miran:
Neden gittin?
Nehir:
Çünkü aşk bir sığınaksa, bazen duvar olur. Duvar olunca, gölge büyür. Gölgeyi
ezmek için duvarı yıkmalıydım. Sen de kendine duvar çizmiştin. Ben duvarları
sevmezdim.
Miran:
Gölgeyi saklayamadım. Gölge konuştu mu, adın ağzımda taş kesildi. Sana ne
getirebilirim?
Nehir:
Kendini. Ama madem sorular üçtü ve birini tükettin, iki kaldı.
Miran: Aşk
mı bizi korur, yoksa biz mi aşkı koruruz?
Nehir: Aşk,
korunaklı bir hava gibi. Ona girdiğimizde nefes alırız. Ama o havayı taşımak
zor; çünkü görünmez. Biz onu korumaya çalışırken, ona ad veriyoruz. Ad
verilince, sınır konuyor. Aşk en çok adının dışındayken yaşar.
Miran: O
hâlde adını söylemeden, seni nasıl çağırdım?
Nehir:
Koku. Kokular adını bilmez. Üçüncü sorunu sor.
Miran:
Gitmeyi mi öğrenmeliyim, yoksa kalmayı mı?
Nehir:
İkisini de. Ama eşikte, ikisi birden. Eşik, gitmenin de kalmanın da en dürüst
hâli. Orada durur, görür, gelene yer açarsın.
Miran’ın
gözleri taşar. Bir dakika genişler; her cümle bir ömür sürer gibi.
Nehir:
Hesabın görülmüş mü, Miran?
Miran: Her
şey tamam değil. Ama her şey tamamlanmaya razı.
Nehir: O
zaman dinle: Kapıların dili vardır. Kapıyı her çaldığında, bir kapı da seni
çalar. Sen şimdi bir kapı oldun; sana çalınanı duyabilecek misin?
Miran:
Nasıl?
Nehir elini
uzatır, ama dokunmaz. Nehir’in yüzü titrer; zamanda bir kıymık kayar.
Nehir:
Birini sevdiğinde, onun eşiğine kendi ayak izini bırakırsın. Sonra gidersin; iz
kalır. Bugün, senin kapına birisi geldi. “Bir akşam ansızın...” diye başlayan
bir fısıltıyla. Duymadın mı?
Miran:
Evvel... Kapı... Bir fısıltı vardı.
Nehir: İşte
o. Sana gelindi. Sen çağırırken, seni çağırdılar. Seçim, gölgenin ağırlığı
kadar incelik ister: Gelene kapıyı açar mısın; yoksa eşikte kalıp bir dakikayı
uzatmaya mı çalışırsın?
Miran
titrer. Bir adım geri, bir adım ileri. Eşiğin buharı.
Miran: Sen
gidince, ben kaldım. Şimdi ben gidip sen kalmalısın. Aksi hâlde, birimiz hep
boşluk oluruz.
Nehir:
Boşluk, bazen çiçek açar.
Evvel’in
sesi uzaktan: Bir dakika, bir ömür kadar uzun oldu. Dikiş atılacak. Seçimini
susarak ver; söz yorar, sus gerçeği açar.
Miran,
bacanın taşını kalbine bastırır; merdiven kıymığını avucuna; gölge şişesini
dudaklarına götürür, nefes verir. Evin içi Nehir’in kokusuyla dolarken, Miran
bir adım geri çekilir.
Miran:
Kapımı gel vur.
Nehir:
Zaten oradayım.
SFX: Başka
bir kapıdan, çok uzaktan bir tıkırtı. Sonra yakından bir nefes.
SAHNE 6 –
İÇ/DIŞ – GECE – KAPILARIN DİLİ
Görüntü
parçalanır: Bir çocuk odası; bir yaşlı kadının oturma odası; bir gencin yalnız
mutfağı; Sâra’nın atölyesi. Hepsinde bir kapı aynı anda hafifçe titrer. “Tak.
Tak. Tak.” Miran’ın evi de titrer. Eşikçi Evvel bastonunu yere vurur: “Dikiş.”
Evvel:
Zamanın terzisi iğnesini düşürdü; arayı tut.
Masal
Çocuğu: Daha olunmadı.
Sahneler
katlanır. Miran bir anda kendi kapısının dışındadır. İçeride bir siluet;
içerdekine seslenmek ister, sesi döner, kulağından içeri girer.
Nehir
(içeriden): Kim var?
Miran
(fısıltı): Ben yokum; ben gelmek istiyorum.
Nehir
gülümser; ama yüzü şimdi Miran’ın yüzü gibi. Gözlerde aynı ıslak göller. Miran,
kapı tokmağına üç kez vurur. “Tak. Tak. Tak.”
Miran: Bir
akşam ansızın... çık da gel, ne olur.
SFX: Kapı
aralanır. Miran içeri adım atar mı, atmaz mı, belirsizleşir. Kamera, Miran’ın
yüzünde: bir karar, bir vazgeçiş ve bir sükûn aynı anda.
Evvel (iç
ses): Bazı kapılar içeri değil, dışarı açılır.
SÂRA (iç
ses): Biri kapıyı içeriden açar, diğeri kırar.
Miran
gözlerini kapar. Kapının diliyle konuşur: Susar. Suskunluğu, kokunun üstünde
bir yorgan gibi serilir. Eşiğin çizgisi yavaşça Miran’ın ayaklarının altına
dürülür; eşik, içeri taşınır.
SAHNE 7 –
İÇ – ŞAFAK – MIRAN’IN EVİ
Sabah olur.
Ev sessiz. Bacadan duman değil, sıcak bir nefes. Masanın üzerinde Miran’ın
defterleri; sayfalar boş değil, ama yazılar geriye doğru akmış gibi: kelimeler
kendini sökmüş. Tokmağın gölgesi yok; şişe boş. Merdivenin kenarı pürüzsüz;
kıymık yerine ışık birikmiş.
Sâra içeri
girer. Adımları eşiğe saygılı. Masanın üzerinde, siyah bir taş: Bacanın
parçası. Taşın üstünde ince bir koku; asma yaprağı, ıslak taş, kavrulmuş susam.
Sâra
fısıldar: “Yalvarırım, belki bu son akşamdır...”
Eşikçi
Evvel kapıda görünür; gülümsemesi kederli bir bilgelik.
Sâra:
Miran?
Evvel: Bazı
isimler, kapıya dönüşür. Bazı kapılar, sevgiye. Miran, şimdi bir eşiğe dönüştü.
Sâra döner,
merdivenin başında durur. Bir dakkacık. Derin nefes alır; koku odanın içini
baştan doldurur.
Sâra: Aşk
bazen sadece bir kokudur. Ama bir kokunun ağırlığı, bir ömrün ağırlığı kadar
olabilir.
Evvel: O
kokuyu taşıyan, yalnız kalmaz.
SAHNE 8 –
DIŞ – GÜNDÜZ – MASALLAR ÜLKESİ, SOKAK
Masal
Çocuğu, kapıların önünde oynar. Her kapının tokmağında küçük bir gölge var;
gölgeler bir dil gibi fısıldaşır.
Masal
Çocuğu: Kim kimin kapısına geldi?
Evvel:
Eşik, soruyu ters çevirir. “Kim geldi?” değil, “Kime dönüldü?” diye sor.
Masal
Çocuğu: Cevap?
Evvel: Daha
olunmadı.
Masal
Çocuğu güler; gülüşü sabahın berraklığı.
SAHNE 9 –
İÇ – GECE – “DUMAN EVI”
Gece tekrar
iner. Ev sessiz, ama boş değil. Kamera, kapı tokmağına yaklaşır. Tokmak, sanki
bir kalp gibi yavaş yavaş atar. Bacanın taşının yanında, küçük bir kâğıt.
Üzerinde Miran’ın el yazısı:
“Ben kapıyı vurdum. İçeriden bir ses:
‘Yaklaş, başucumda bir dakkacık dur.’ Durduğum yer eşikti. İçeri girersem, ben;
dışarıda kalırsam, sen. Aşk, ancak eşiğe sığar bazen. Kapıyı kırmadım; içeriden
açtım. Kim girdi? Kim çıktı? Cevabı kokuda bul.”
Kamera,
odanın içine yayılmış koku üzerinde dolaşır. Koku ağır değil; ince, ama
kararlı. O koku, izleyenin odasına kadar sızacak gibi.
SAHNE 10 –
DIŞ – ŞAFAK – SON
Güneş
doğuyor. Eşikçi Evvel uzaklaşıyor; bastonunun düğümü sabah çiyine değiyor. Sâra
merdivenin başında bir dakkacık daha duruyor; gözleri dolu, yüzü sakin. Masal
Çocuğu peşinden koşuyor; çocuk kahkahası bacalara asılıyor.
Uzakta,
başka bir evde, bir kapı çalınıyor.
SFX: “Tak.
Tak. Tak.”
Kamera,
seyircinin yüzüne bakıyormuş gibi durur. Elinize, burnunuza ince bir koku
gelir: kavrulmuş susam, ıslak taş, asma yaprağı.
KAPANAN SES
(Nehir’in fısıltısı): “Varsın, her şeyini kaybetsen de, yine sen varsın.”
Beklenmedik
Sonun Düğümü:
Miran’ın
çağrısıyla gelen “Nehir”, bir kişiden çok bir eşikti; aşkın kokusunun
kendisiydi. Bir dakikalık buluşmanın sonunda, Miran kapının “dış”ında kalarak
kendi içindeki “içeri”yi açtı ve başkasının kapısına ansızın giden sese
dönüştü. Yani, film biterken çalan kapı, artık Miran’ın vurduğu kapıdır; ama
kimin kapısı olduğu söylenmez. Aşk mutlak sığınaksa, sığınağın duvarı değil,
eşiği olmak seçildi. Böylece, Miran kaybettiği her şeyle birlikte umudu
korumayı seçti; kendini bir dakikalık dünyalara bölerek, başkalarının son
akşamlarında kokuyla belirip kapılarına varan o “ansızın gelen” oldu.
Diyaloglardan
Seçili Derinlik Anları:
- Bacacı
Dede: “Kül, susmanın ağır hâlidir. Herkes duman olmak ister; oysa kül kalan,
hikâyeyi taşır.”
- Sâra:
“Aşkın yarası, başkasının bakışıyla değil, ikinizin susuşuyla ölçülür.”
- Nehir:
“Adını söylemeden çağır; çünkü ad, sınırdır. Koku sınır tanımaz.”
- Evvel:
“Eşik, merhametin geometrisidir; içeriyi ve dışarıyı eşit kılar.”
- Miran:
“Ben seni beklerken, zaman beni bekledi. Kimimiz gelir, kimimiz gelirken
gider.”
Ek Notlar –
Atmosfer ve Stil:
- Görsel
ton: Soluk mavi ve isli kehribar. Bacalarda hafif titrek ışıklar; kokular
görselleştirilir: havada ince tül gibi hareket eden şeffaf katmanlar.
- Ses
tasarımı: Kapı tokmağı bir kalp gibi; merdivenlerde ayak sesleri, suya düşen
kelimeler gibi yumuşak yankı.
- Müzik:
Yaylılar ve nefesliler; bir temanın tekrarı her seferinde bir notası eksik ve
yerine bir nefes konmuş gibi.
Son Cümle
(perdede beliren yazı):
“Yalvarırım, belki bu son akşamdır.”
Ve kapı,
seyircinin kalbinde çalar.
--------
YouTube'daki müzik kanalıma abone olun,
videoyu beğenin ve paylaşın
Arkadaşlarınıza ve sevdiklerinize iyi bir ruh hali verin

Комментарии
Отправить комментарий