Varoluşun Hışmı, Yalnızlığın Dev Aynası


 

https://youtube.com/shorts/ilC39H2h_z0?feature=share


Denizlerde

Dünya şiiri rock düzenlemesinde


Şinasi Özdenoğlu (1921-2019) "Denizlerde". Video bir sinir ağı tarafından oluşturuldu.
Videoyu beğendiyseniz lütfen yazarı destekleyin. Çünkü her şey sizin bağışlarınıza bağlı.
Sberbank 4276160994805480
Kripto para cüzdanı
bc1q89mkw2fndrv9agnul8csd9nkmvfn6hu69csl9r
0x8F58364675b32aF0d2ee527317480805C4d32b7D

 

Edebi Dergi İçin Detaylı Bir İnceleme

-----

Şinasi Özdenoğlu'nun "Denizlerde" Şiiri

Üzerine Bir Deneme

---------------

 

Varoluşun Hışmı, Yalnızlığın Dev Aynası

-----

Şinasi Özdenoğlu'nun "Denizlerde"

 

Şinasi Özdenoğlu'nun "Denizlerde" şiiri, okuyucusunu uçsuz bucaksız suların dingin görünen ancak derinlerinde fırtınalar koparan enginliğine davet eden, bireysel yalnızlığın ve varoluşsal çaresizliğin destansı bir anlatısıdır. Modern Türk şiirinin karanlık ve içsel sorgulamalarla yüklü damarından beslenen bu eser, sadece bir deniz metaforu üzerinden değil, aynı zamanda insanoğlunun kader karşısındaki kırılganlığını, geçmişin ağırlığını ve aidiyetsizliğin acısını derinlemesine işler. Edebi bir dergide yer almayı hak eden bu deneme, şiirin katmanlı anlamlarını, imgelerin gücünü ve felsefi derinliğini ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Şiir, "Nehirleri taşıran bir kocaman gemi gibi / Simsiyah" dizeleriyle başlar ve okuyucuyu aniden bir tehdidin, bir ağırlığın içine çeker. Bu "simsiyah gemi," somut bir nesneden ziyade, şairin iç dünyasındaki ya da kolektif bellekteki ağır bir yükü, bastırılamayan bir geçmişi temsil eder. "Hayatı zehir eden bir eski hatıra ki / Acı ve simsiyah" ifadesi, bu geminin sadece bir anı değil, aynı zamanda varoluşun kendisini zehirleyen, tüm renkleri silip süpüren bir travma olduğunu vurgular. Siyah, burada sadece rengin değil, aynı zamanda umutsuzluğun, kederin ve kaçınılmaz bir sonun rengidir. Bu hatıra, belki de bireyin kendi geçmişindeki pişmanlıkları, kırgınlıkları ya da dönemin sosyo-politik atmosferinin birey üzerindeki karamsar etkilerini işaret eder. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra yaşanan hızlı modernleşme, toplumsal değişimler ve zaman zaman görülen siyasi çalkantılar, bireyde derin bir yabancılaşma ve geçmişle hesaplaşma duygusu yaratmış olabilir. Bu bağlamda, "eski hatıra," sadece kişisel değil, aynı zamanda ulusal hafızadaki kırılmaları ve travmaları da simgeleyebilir.

"Pusuya yatmış suların üstünde; / Nasıl derinden iç çekişi var ki bu suların / Nasıl da öyle zalim..." dizeleri, denizin sadece fiziksel bir mekan olmaktan çıkıp, canlı, nefes alan, hatta zalim bir varlığa büründüğünü gösterir. Bu sular, yüzeyde sakin görünse de, derinliklerinde acı ve hışım barındırır. "İç çekiş," denizin kadim bilgisini, geçmişin ağırlığını ve belki de insanlığın kendi trajedilerine tanıklığını ifade eder. Denizin zalimliği, varoluşun acımasızlığı, doğanın insan karşısındaki kayıtsız ve ezici gücüdür. "Kabarmış öylesine ki ve ne korkunç! / Bu koca sular üstünde bir başıma / Uğultusundan başkaca hiçbir şey / Gözlerin bile, / Vay başıma" dizeleri, şairin bu engin ve korkutucu varoluş karşısındaki mutlak yalnızlığını vurgular. "Uğultu," dış dünyadan gelen tek sestir ve bu ses, şairin içsel boşluğunu daha da belirgin kılar. "Gözlerin bile" ifadesi, bir sevilenin dahi bu dipsiz yalnızlığı hafifletemediğini, hatta belki de onun yokluğunun bu yalnızlığı daha da katılaştırdığını anlatır. "Vay başıma," bir yakarıştan çok, kaderin acımasızlığına karşı sergilenen bir çaresizlik nidasıdır.

Şiirin ikinci bölümü, yalnızlığın bir "dev aynası"nda büyütüldüğü, içsel bir yolculuğa çıkarır okuyucuyu: "Yalnızlığın dev aynalarında büyütülmüşü / Bu bendeki / Sularda ve sessizliklerde; / Dalgaların dev aynalarında büyütülmüşü / Bu benim içimdeki / Bu benim beynimdeki..." Bu dizeler, şairin yalnızlığını sadece dışsal bir durum olarak değil, aynı zamanda içsel bir gerçeklik, ruhunun ve zihninin bir yansıması olarak gördüğünü gösterir. Deniz ve sessizlik, bu yalnızlığı büyüten, onu bir varoluşsal boyut kazandıran aynalardır. Dalgalar, beynin içinde kopan fırtınaları, düşüncelerin karmaşasını, duygusal çalkantıları simgeler. Şairin iç dünyası, denizin derinlikleri kadar karmaşık ve ıssızdır. Bu durum, 20. yüzyılın ortalarında gelişen varoluşçuluk felsefesinin bireyin kendi varoluşuyla yüzleşmesi, özgürlüğün ve sorumluluğun getirdiği kaygı gibi temalarıyla derin bir paralellik taşır.

"Uzağımdan dost gemilerin geçişi / Çalımla..." ifadesi, şairin yalnızlığını daha da pekiştirir. Diğer insanlar, "dost gemiler" gibi, kendi rotalarında, belki de umursamazca, bir "çalımla" geçip giderler. Bu, yalnızlığın en acı verici anlarından biridir: başkalarının mutluluğunu, telaşını, varlığını dışarıdan izlemek ve bu döngünün bir parçası olamamak. "Dalgaların boşalışı derinliklere / En derinliğine denizlerin / Bin hışımla" imgeleri, bu yalnızlığın sadece bir durum değil, aynı zamanda içsel bir çöküş, dipsiz bir kuyuya düşüş hissi olduğunu anlatır. Bu hışım, hem denizin kendi gücü hem de şairin içindeki fırtınanın yansımasıdır. "Bu koskoco sularda / Gözlerinden de öte / Bu nasıl bir derinlik / Bu nasıl bir yalnızlık / Vay başıma!" dizeleri, ilk bölümdeki yakarışı tekrarlar, ancak bu sefer yalnızlığın boyutunu "gözlerden öte" bir derinlikle daha da vurgulayarak, onun fiziksel varlıklardan bile bağımsız, metafizik bir boyut kazandığını ifade eder.

Şiirin son bölümü, bir nevi kabulleniş ve meydan okumayla başlar: "Denizlerde ölmek gayrı en erkekçesi / En garipçesi ölümlerin, / En derin denizlerce yeşil gözlüm benim;". Ölümü, "en erkekçe," yani en onurlu, en cesur yol olarak görmek, şairin içinde bulunduğu umutsuzluğun boyutunu gösterir. Bu, aynı zamanda bir isyan, hayatın dayattığı acıya karşı geliştirilen bir direniş biçimidir. "En derin denizlerce yeşil gözlüm benim" ifadesi, bu umutsuzluğun içinde dahi, kaybolmuş bir sevgiye, belki de bir umuda tutunma çabasının son hıçkırığıdır. "Aldırma! / Sen geç, açıklarımdan bir yabancı gemi gibi / Çalımla..." dizeleri, sevgiliye (ya da dünyaya) yapılan acı dolu bir veda ve dış dünyaya karşı takınılan bir kayıtsızlık halidir. Şair, kendi kaderini seçmiş ve başkalarının kederine ortak olmasını istememektedir.

Şiir, "Selâmsız ve sabahsız / Ben kalayım denizlerin ortasında / Köpek balıklarına yem / Okunmamış bir şiir gibi / Bahtsız / Namuslu bir ses gibi / Unutulmuş / Bir başıma!" dizeleriyle doruğa ulaşır. Burada şairin ölümü, bir dizi güçlü metaforla yüceltilir ya da trajikleştirilir. "Köpek balıklarına yem olmak," doğal döngünün acımasız bir parçası haline gelmek, bedenin varoluşsal bir hiçliğe karışmasıdır. "Okunmamış bir şiir gibi bahtsız," sanatsal bir varoluşun, bir dehanın fark edilmeden kayboluşunu simgeler. Bu, özellikle sanatçıların ve aydınların toplumda yeterince anlaşılmadığı veya değer görmediği dönemlerde sıklıkla dile getirilen bir temadır. "Namuslu bir ses gibi unutulmuş," ise, dürüstlüğün, doğruluğun, belki de toplumsal vicdanın zamanla kayboluşunu ve değerini yitirişini anlatır. Şair, hem kendi kişisel trajedisini hem de içinde yaşadığı toplumun genel ruh halini, bu son dizelerde derin bir melankoli ve isyanla özetler. Nihayetinde, "Bir başıma!" nidası, tüm bu varoluşsal yükün, acının ve yok oluşun tek başına omuzlandığını, şairin mutlak yalnızlığını bir kez daha, bu kez kesin bir biçimde tesciller.

Şinasi Özdenoğlu'nun "Denizlerde" şiiri, bireyin engin bir varoluşsal denizde sürüklenişini, geçmişin yükünü, yalnızlığın dev aynasındaki yansımalarını ve nihayetinde ölüme bir tür teslimiyetle ulaşan acı dolu yolculuğunu ustalıkla işleyen, derinlikli bir eserdir. Şiir, sadece dönemin insanının iç dünyasındaki çalkantıları yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda evrensel bir yalnızlık ve yabancılaşma hissinin güçlü bir edebi ifadesi olarak modern Türk şiirinin klasikleri arasında yerini alır.

---

Tarihsel ve Arkeolojik Verilere Dayalı Otantik Anadolu Lezzetleri

Anadolu, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış, zengin mutfak kültürüyle de öne çıkmış bir coğrafyadır. Modern arkeolojik ve tarihsel çalışmalar, bu topraklarda binlerce yıldır süregelen beslenme alışkanlıkları ve pişirme teknikleri hakkında önemli bilgiler sunmaktadır. Bu bölümde, bilimsel verilere dayalı olarak, farklı dönemlerin ruhunu yansıtan, otantik Anadolu lezzetlerini detaylı tarifleriyle sunuyoruz. Bu tarifler, herhangi bir modern ideolojiden uzak, sadece geçmişin mutfak mirasını günümüze taşıma amacı güder.

1. Neolitik Çağ'dan Kışlık Bulamaç: Fermente Tahıl ve Ot Yemeği (Tarhana'nın Atası)

Neolitik Dönem (yaklaşık M.Ö. 10.000 – M.Ö. 5.500), insanlık tarihinde tarımın ve yerleşik yaşamın başlangıcını simgeler. Buğday, arpa gibi tahılların evcilleştirilmesi, beslenme alışkanlıklarında devrim yaratmıştır. Fermente gıdalar, o dönemde yiyecekleri korumanın ve besin değerini artırmanın en önemli yollarından biriydi. Tarhana benzeri fermente tahıl ürünleri, tahılların yoğurt veya ekşi süt ile karıştırılıp kurutulmasıyla elde edilen, Anadolu'nun kadim miraslarından biridir.

Tarihsel Bağlam: Çatalhöyük ve Göbeklitepe gibi Neolitik yerleşim yerlerinde yapılan kazılarda arpa ve buğday taneleri bulunmuştur. Fermente süt ürünleri, hayvanların evcilleştirilmesiyle birlikte diyetin önemli bir parçası haline gelmiştir. Bu bulamaç, kış aylarında besleyici ve doyurucu bir öğün olarak tüketilirdi. O dönemde pişirme genellikle taş ocaklarda veya basit kil kaplarda yapılırdı.

Malzemeler:

  • 1 su bardağı yarma (aşurelik buğday) veya kabuklu arpa (eğer bulunursa siyez yarması daha otantiktir)
  • 4 su bardağı su (tahılları haşlamak için)
  • 2 su bardağı ev yapımı katı yoğurt veya süzme yoğurt (mümkünse koyun veya keçi yoğurdu)
  • 1 yemek kaşığı kuru nane (antik dönemden beri bilinen bir ottur)
  • Yarım çay kaşığı kaya tuzu (damak zevkinize göre)
  • 2 yemek kaşığı zeytinyağı (servis için, isteğe bağlı, Anadolu'da antik çağlardan beri kullanılan bir yağdır)
  • Bir tutam kekik veya pul biber (servis için, isteğe bağlı, ancak daha sonraki dönemlerde yaygınlaşmıştır)

Hazırlanışı:

1.     Tahılı Hazırlama: Yarma veya arpayı bir gece önceden bol suda ıslatın. Ertesi gün suyunu süzün.

2.     Haşlama: Islatılmış tahılı 4 su bardağı su ile bir tencereye alın. Kaynamaya başlayınca ateşi kısın ve tahıllar yumuşayana kadar yaklaşık 45-60 dakika haşlayın. Su az gelirse biraz daha ekleyebilirsiniz. Tahılın suyu tamamen çekmesine izin vermeyin, hafif sulu bir kıvamda kalmalı.

3.     Soğutma: Haşlanmış tahılı ocaktan alın ve oda sıcaklığına gelene kadar soğumaya bırakın.

4.     Yoğurt ile Karıştırma: Soğuyan tahılı geniş bir karıştırma kabına alın. Üzerine yoğurdu, kuru naneyi ve kaya tuzunu ekleyin. Tüm malzemeyi iyice karıştırın. Yoğurtlu karışıma tahılın kendi sıcaklığının etkisiyle yoğurdun kesilmemesi için tahılın soğuması önemlidir.

5.     Fermentasyon (İsteğe Bağlı): Eğer daha otantik bir fermente tat isterseniz, bu karışımı üzeri örtülü bir şekilde oda sıcaklığında 1-2 gün bekletebilirsiniz. Ancak her gün birkaç kez karıştırarak hava ile temasını sağlayın. Karışım hafifçe ekşiyecek ve karakteristik bir koku kazanacaktır. Bu adım, tarhana yapımının ilk aşamalarına benzer.

6.     Pişirme (Çorba Kıvamına Getirme): Fermente edilmiş veya doğrudan hazırlanan karışıma, kıvamına göre biraz su ekleyerek tencerede orta ateşte sürekli karıştırarak ısıtın. Kaynamaya başlayınca kısık ateşte 5-10 dakika daha pişirin. Kıvamı koyu bir çorba gibi olmalıdır.

7.     Servis: Hazırladığınız bulamacı kaselere paylaştırın. Üzerine zeytinyağı gezdirerek ve isteğe bağlı olarak kekik veya pul biber serperek sıcak servis yapın.

Bu bulamaç, Neolitik atalarımızın kışlık sofralarındaki sağlam ve doğal besin kaynağını günümüze taşır.

2. Roma ve Erken Bizans Dönemi Esintisiyle: Nohutlu ve Otlu Hamsi Yahnisi (Pisane)

Roma ve erken Bizans dönemleri (M.Ö. 1. yüzyıl – M.S. 7. yüzyıl), Anadolu'da beslenme alışkanlıklarını Akdeniz ve Yakın Doğu etkileriyle zenginleştirmiştir. Deniz ürünleri, özellikle hamsi gibi küçük balıklar, kıyı bölgelerinde önemli bir gıda kaynağıydı. Baklagiller (nohut, mercimek) ve bolca taze ot (kekik, nane, kişniş, dereotu) bu dönem mutfağının temelini oluştururdu. Garum (balık sosu) yaygın bir çeşniydi, ancak bu tarifte taze veya kurutulmuş balığın kendisi kullanılarak benzer umami tadı elde edilmektedir.

Tarihsel Bağlam: Roma İmparatorluğu'nun Doğu eyaletlerinde (Anadolu da dahil), nohut ve hamsi gibi gıdalar sıklıkla tüketilirdi. Roma yemek kitapları (örneğin Apicius) ve arkeolojik bulgular, deniz ürünleri, baklagiller, otlar ve zeytinyağının önemini göstermektedir. Bu tür yahni veya güveçler, genellikle kil kaplarda, açık ateşte veya fırınlarda pişirilirdi.

Malzemeler:

  • 250 gram taze hamsi (ayıklanmış ve temizlenmiş) veya 100 gram kurutulmuş hamsi (varsa)
  • 1 su bardağı haşlanmış nohut (bir gece önceden ıslatılıp haşlanmış)
  • 1 adet orta boy soğan (ince doğranmış)
  • 2 diş sarımsak (ezilmiş)
  • 4 yemek kaşığı sızma zeytinyağı
  • Yarım su bardağı kuru beyaz şarap (isteğe bağlı, Roma mutfağında yaygın, ancak su veya sebze suyu ile de yapılabilir)
  • 1 su bardağı su veya balık suyu
  • 1 adet domates (küçük doğranmış, veya 1 yemek kaşığı domates salçası, domates Anadolu'ya geç gelmiştir ancak erken Bizans döneminde benzer kıvamda soslar yapılmıştır)
  • Yarım çay kaşığı kekik (kurutulmuş)
  • Yarım çay kaşığı taze biberiye (doğranmış, varsa)
  • Çeyrek çay kaşığı öğütülmüş kişniş tohumu (isteğe bağlı, antik çağlarda bilinen bir baharat)
  • Yarım çay kaşığı kaya tuzu (damak zevkinize göre)
  • Taze maydanoz veya dereotu (servis için, doğranmış)

Hazırlanışı:

1.     Hamsiyi Hazırlama: Taze hamsi kullanıyorsanız, kılçıklarını çıkarın ve fileto haline getirin. Kurutulmuş hamsi kullanıyorsanız, yahniden önce birkaç saat suda bekletip tuzunu atmasını sağlayın ve küçük parçalara bölün.

2.     Soğan ve Sarımsak Soteleme: Geniş ve derin bir tencereye zeytinyağını alın. Isınınca ince doğranmış soğanları ekleyip pembeleşinceye kadar orta ateşte kavurun. Ardından ezilmiş sarımsağı ekleyip 1 dakika daha kavurun.

3.     Domates ve Şarap Ekleme: Doğranmış domatesi (veya salçayı) ekleyip birkaç dakika kavurun. Eğer kullanıyorsanız kuru beyaz şarabı ekleyin ve alkol buharlaşana kadar birkaç dakika kaynatın.

4.     Nohut ve Baharat Ekleme: Haşlanmış nohutları, kekiği, biberiyeyi ve kişniş tohumunu tencereye ekleyin. Birkaç dakika karıştırarak kavurun.

5.     Sıvı Ekleme ve Pişirme: Suyu (veya balık suyunu) ve kaya tuzunu ekleyin. Tencerenin kapağını kapatın ve kısık ateşte yaklaşık 15-20 dakika pişirin.

6.     Hamsi Ekleme: Sürenin sonunda hamsi filetolarını (veya kurutulmuş hamsi parçalarını) tencereye ekleyin. Hamsiler çok çabuk piştiği için, yemeğin sonuna doğru eklemek önemlidir. Yavaşça karıştırın ve hamsiler pişip renk değiştirene kadar 5-7 dakika daha pişirin. Hamsilerin dağılmamasına özen gösterin.

7.     Servis: Yahniyi ocaktan alın. Kaselere paylaştırın ve üzerine taze doğranmış maydanoz veya dereotu serpiştirerek sıcak servis yapın. Yanında siyez ekmeği ile harika gider.

Bu yahni, Akdeniz'in kadim tatlarını, balık ve baklagillerin besleyici gücünü bir araya getirerek tarihsel bir lezzet deneyimi sunar.

3. Selçuklu ve Erken Osmanlı Dönemi'nden: Keşkek (Dövme Buğday ve Et Yemeği)

Keşkek, Anadolu'nun en eski ve geleneksel yemeklerinden biridir. UNESCO tarafından İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi'ne dahil edilmiştir. Selçuklu ve erken Osmanlı dönemlerinde, özellikle düğün, bayram ve özel törenlerde hazırlanan, et ve dövme buğdayın uzun süre pişirilip dövülmesiyle elde edilen, doyurucu ve sembolik değeri yüksek bir yemektir.

Tarihsel Bağlam: Keşkek'in kökenleri Orta Asya'daki Şamanist ritüellere kadar uzanır ve Anadolu'ya Türklerin göçleriyle gelmiştir. Selçuklu ve Osmanlı mutfağında, özellikle kırsal kesimlerde ve konar-göçer topluluklarda protein ve karbonhidrat kaynağı olarak büyük önem taşımıştır. Pişirme yöntemi genellikle büyük kazanlarda odun ateşinde, saatlerce karıştırılarak ve dövülerek yapılırdı.

Malzemeler:

  • 1 su bardağı dövme buğday (aşurelik buğday, kırılmış ve kabukları soyulmuş)
  • 250-300 gram kemikli kuzu veya dana eti (kol veya incik gibi lifli kısımlar tercih edilir)
  • 8 su bardağı su (eti haşlamak için ve keşkeği pişirmek için, gerekirse daha fazla)
  • 1 çay kaşığı kaya tuzu (damak zevkinize göre)

Üzeri İçin:

  • 2 yemek kaşığı tereyağı veya sade yağ (ghee)
  • 1 çay kaşığı kırmızı pul biber veya toz biber (Osmanlı döneminde yaygınlaşan bir baharat)
  • Bir tutam taze nane (isteğe bağlı)

Hazırlanışı:

1.     Buğdayı Hazırlama: Dövme buğdayı bir gece önceden bol soğuk suda ıslatın. Ertesi gün suyunu süzün ve iyice yıkayın.

2.     Eti Haşlama: Geniş bir tencereye kemikli eti alın. Üzerini geçecek kadar su ekleyin (yaklaşık 6 su bardağı). Kaynamaya başlayınca oluşan köpükleri bir kevgirle alın. Ateşi kısın ve etler lokum gibi yumuşayana kadar yaklaşık 1.5-2 saat pişirin.

3.     Etleri Ayıklama: Haşlanan etleri tencereden alın, suyunu süzün ve bir kenara ayırın. Etler soğuduktan sonra kemiklerinden ayırın ve lif lif ayırın (elle didin). Et suyunu saklayın.

4.     Keşkeği Pişirme: Aynı tencereye (veya başka bir geniş tencereye) yıkanmış ve ıslatılmış dövme buğdayı alın. Üzerine et suyundan 6 su bardağı kadar ekleyin. Eğer et suyu yetmezse normal su ekleyebilirsiniz. Kaynamaya başlayınca ateşi en kısığa getirin ve tencerenin kapağını kapatın. Buğdaylar tamamen yumuşayana ve suyu çekene kadar yaklaşık 1-1.5 saat pişirin. Ara sıra karıştırarak dibine yapışmasını önleyin.

5.     Dövme Aşaması: Buğdaylar tamamen yumuşadıktan sonra didilmiş etleri tencereye ekleyin. Kaya tuzunu da ilave edin. Tahta bir kaşık veya keşkek dövme aparatı (yoksa bir blenderın sapı da iş görür) kullanarak buğday ve etleri sürekli döverek karıştırın. Bu işlem, keşkeğin karakteristik macunsu ve lifli kıvamını elde edene kadar yaklaşık 20-30 dakika sürer. Karışım homojen, pürüzsüz ve sakız gibi olmalıdır. Kıvamı çok koyu olursa, azar azar sıcak su veya et suyu ekleyerek istediğiniz akışkanlığa getirebilirsiniz.

6.     Tereyağlı Sos Hazırlama: Keşkek piştikten sonra ayrı bir küçük tavada tereyağını eritin. Pul biberi veya toz biberi ekleyip hafifçe kavurun (yakmadan). Bu, keşkeğe parlak bir renk ve lezzet verir.

7.     Servis: Keşkeği servis kaselerine alın. Üzerine tereyağlı ve biberli sosu gezdirin. İsteğe bağlı olarak taze nane yapraklarıyla süsleyerek sıcak servis yapın.

Bu keşkek, Anadolu'nun binlerce yıllık misafirperverlik ve bereket geleneğini sofranıza taşır, yoğun lezzeti ve doyurucu yapısıyla geçmişin izlerini hissettirir.

Afiyet olsun!

--------

YouTube'daki müzik kanalıma abone olun,

videoyu beğenin ve paylaşın

Arkadaşlarınıza ve sevdiklerinize iyi bir ruh hali verin

Комментарии